Okulun basket maçı var. Gitmek istememe rağmen Şimal’in ve Hale’nin ısrarlarına daha fazla dayanamadım. Gerçi Sevil’in kafası dağılır demeselerdi ben bir bahane bulur gitmezdim. Ama Sevil o günden beri hiç gülmedi çoğu zaman okulun bahçesinde ki bankta uzun uzun oturup donuk gözlerle etrafı izliyordu.
Okulun bitiminden sonra bizi maçın yapılacağı yere götürmek üzere bir otobüs geldi. Gruplar halinde yerimizi aldık. Hep bir ağızdan sesler çıkıyor, orada nasıl tezahürat yapılıcak onları planlıyorlardı. Kulaklarımdaki sesleri duymamaya çalışarak camdan dışarıyı izlemeye başladım. Havalar artık ısınmaya başladı. Bu birazda olsa mutlu olmamı sağlıyor. Güneşin bulutların ardından sızdırdığı ışığı, yüzümün kıvrımlarında hissediyorum. Otobüsten inip sdatyuma doğru ilerliyoruz. Burası düşündüğümden de büyükmüş. Etrafı uzun uzun ağaçlarla kaplı, kocaman pencereleri olan bir yer. Gözüm merdiven basamaklarına takılıyor. Çok fazla basamak var. Daha bakarken bile yorulduğumu hissediyorum. Acaba çok mu üşengeç biriyim? Kapının önüne geldiğimizde nefes nefese kaldım, göz ucuyla bizim kızlarda benim gibiler mi diye bakıyorum. Ama gördüğüm manzara biraz şaşırmama sebep oluyor. Onlar şimdikten gözlerine kestirdikleri erkeklerle bakışmaya başlamışlar bile… Zaten amaçları maçı izlemek değil gözlerini gönüllerini açmakmış. Şimay ailesinin tek çocuğu, her istediğini bu güne kadar elde etmiş. Bu yüzden de fazlaca şımarık ve rahat bir kız. Dış görünüşüde bunu destekliyor zaten. Parlak kızımlısı saçlara sahip olduğu yetmezmiş gibi birde onları bukle bukle yapıp kendine ayrı bir hava katmış. Bu kız kendine çok iyi bakıyor. İri gözleriyle avını arıyor. Arada bir yüksek sesle kah kaha atıyor ki, erkeklerin dikkatini o an çekmeyi başarıyor. Gerçekten de bu konuda çok iyi. Şeytan tüyü dedikleri bu olmalı..! Hale iki örgü yaptığı saçlarını, omuzlarına bırakmış. Gözündeki gözlüklerle de sınıfın çalışkanı imajını koruyor. Burda ne işim var gibi bakınıyor etrafına.. Sonra Sevil’le takılıyor gözüm, yüzüne biraz daha renk gelmiş. Biraz daha dikkatli bakınca, baktığı yöne doğru kafamı çeviriyorum. Uzun boylu, kendisi gibi altın sarısı saçlara sahip olan üstünde altı numara Cenk yazan çocuğu fark ediyorum. Sanırım şuan uzaktan uzağa flörtleşiyorlar. Bu durum hoşuma gidiyor. Çünkü hayatında hiç sevgilisi olmamıştı. Ben kendim istemiyorum dese de bir erkeğin ona bu niyetle yaklaşmadığını hepimiz biliyorduk. Şimay’sa hepimizin aksine sevgilisi değil sevgilileri olan bir kızdı. Yedekte mutlaka iki tane hep vardı. Nasıl oluyorda hiç yakalanmıyordu merak ederdik. Ben ustayım derdi. Evet gerçktende usta bu kız..!
Benimse bir aralar sevgilim vardı. Evet bir tane olmuştu. Teklif aldığım oluyordu ama ben kimseye ısınamıyordum. Hatta kızlar kendi aralarında bana ‘soğutucu’ diye takılıyorlardı. Güzel bir kızım, aynadaki yansımamdan memnumum. Fakat fazla geri kafalıyım sanırım. Ben filmlerde ki gibi bir aşk yaşayamayacaksam eğer, kimsede hayatımda olmamalıydı..
Sıkış tepiş salona girmeyi başardık.
-Of çok kalabalık burası..
Tezahüratlar başlamış herkes dersine iyi çalışmış.
-sağlı sollu yedik ama daha da Yeriz
-maçı almadan gidersek adam değiliz.!
Sıra Karşı türibindeydi.
-her zaman yanındayız
-yalnız bırakmayacağız
-karnımız açıkınca
-opeti soyacağız.!
Anlam veremediğim sözler kulaklarımda uğuldarken, insanların bu denli çoşkulu oluşlarına fazlaca şaşırmış olmalıyım ki arkamdan biri ittirdi. Yüzüm sert bir yere çarptı. O sersemlikle burnuma dolan erkeksi ve yoğun parfüm kokusuyla başımı kaldırdım. Aramızda ki mesafeyi açmak adına geriye bir adım attım. Önce siyah kot pantolonu fark ettim. Üstünde yine pantolonu kadar siyah bir gömlek vardı. Yakasını üstten iki düğme açıkta bırakmış, uzun boyunlu, sert ve sivri çeneye sahip biri vardı karşımda. Gözlerimi yüzüne doğru çıkardığım da çıkık elmaçık kemikleri ve zifir karası gözlere baka kaldım. Okadar net bir yüz hattı vardı ki. Yüzünden ne hissettiğini anlayamadım. Ancak kekeleyerek
-Ö.. Özür dilerim.
Diyebildim. Ama hiç bir tepki vermeden, doğruca yürümeye başladı. Bense olduğum yerde kalakalmıştım. Kızların kıkırdamalarıyla irkildim.
‘Çok yakışıklı’ dedi Sevil.. Şimay ‘taş taş’ diye onu destekledi. Hale bile kendi tarzıyla ‘gerçek miydi?’ diye sordu. Hepimiz bu saf haline kendimizi tutamadan bastık kahkahayı…
Yüreğimde bir ateş.. Sen yakıyorsun sevgilim.. Yanmak hiç bukadar güzel olmamıştı..
Maç bitti bitmesine ama benim gözlerim esrarengiz yakışıklıyı aramakla geçti. Sanki hayat’ aradığın o’ diyordu. Ama o bundan bir haberdi..
Artık rüyalarını süsleyen bir prensi vardı.. Prens mi? Çokmu hafif kaldı? Yok yok şövalye yada kral mı? Deseydi.
Annesi de bu tuhaf, dalgın haline bir anlam veremiyordu. Bir iki kere ağzını aramıştı ama tek kelime öğrenememişti. Kumsal’ın babası yoktu. Daha Kumsal altı aylıkken başka bir kadınla gitmiş bir dahada dönmemişti. Baba kavramını bu yaşa gelmiş nereye koyucağını, hangi duygular beslemesi gerektiğini bilememişti. Belkide hiç ihtiyacı olmadığı içindi. Annesi ona yetiyordu. Sadece fazla çalışıyordu ama onunda üstesinden geliyorlardı.
Havalar iyiden iyiye ısınmış, kuşlar gökyüzündeki yerini almaya başlamıştı. Kumsal ilk defa o gün erken uyanmış. Beline kadar uzanan göz doldurucu kahverengi saçlarını özenle taramış, alnına serpiştirdiği kahküllerini düzelmişti. Bugün aynadaki yansımasını çok beğenmişti. Okulda makyaj yapmak yasaktı, bu yüzden hafif bir allıkla yanaklarını renklendirmesi yeterli oldu. İri gözlerinin makyaja ihtiyacı yoktu. Gözlerinin su yeşili onu yeteri kadar büyüleyici yapıyordu zaten. Ama son günlerde iyice zayıflamış ‘bir deri bir kemik’ lafının hakkını veriyordu. Arkadaşlarına kısa bir mesaj attık sonra evden çıktı. Bu güzel havalar onundu artık. Yolunu biraz daha uzatıp güzel bir yürüş yapıcaktı. Kulaklıklarını takıp Cem Adrian dan o kirpik hala bende sevgilim şarkısını açtıktan sonra yürümeye başladı. Yürüş alanına vardığında etrafta spor yapan insanlar gördü. Futbolcu olduklarını düşündüğü bir grup genç vardı. Yaşlı amcalar, teyzeler birbiri ardına yürüyorlar çok geçmeden soluk soluğa kalıp çimlere oturuyorlardı. Gözleri gibi yeşil ağaçlara bakıp mis gibi toprak kokusunu içine çekti. Güneş azda olsa içini ısıtmaya yetmişti. Karşı yola geçmek için adım attığı anda ani bir fren sesiyle irkildi. Elindeki telefon beton zemine düşünce kırılmıştı. Ama okadar korkmuştu ki beyni karıncalanmaya, elleri titremeye ve hızlı hızlı nefesler almaya başladı. Olduğu yere diz çöktü. Çorapları kirlenmişti ama şuan umursayacak durumda değildi. Elini kalbine yasladı neredeyse çıplak elleriyle onu avuçlayabilcekti. Sanırım panik atağı nüksetmişti. O anda erkeksi derin kokuyla göğüs kafesi dolup taştı. Bir el uzanıp yüzünü kendi yüzüne sabitledi.. – Ah Tanrım! Bu oydu.. Kral..!
Bir şeyler söylüyordu ama Kumsal bir türlü kendine gelemiyordu. Panik atağı yetmezmiş gibi bu çocuk normalde de kalbini hızlandırmıştı zaten. Şimdi ikisi birleşince iyiden iyiye ölüceğini düşünmeye başladı.
-Nefes al..! Yavaş yavaş nefes al..!
…………..
-İyisin bir sorun yok! Ben yanındayım..
Oha..! Bu kulaklar neler duyuyordu böyle..
-Geçti yok bir şey sakin ol..! Rahatla..
Artık biraz daha iyi hissediyordu kendi. Şansın böylesi dedi içinden. Her yerde aradığı Kral az daha öldürücekti onu.
-Ölümüm senin elinden olsun yiğidim dedi içinden. Bazen böyle tuhaf konuşmaları vardı. Çok saçma sapan yerlerde saçma konuşmalar yapabiliyordu. Ama içindekileri herzaman dile getiremiyordu çok şükür.
-Su iç! Dedi.
Kumsal bu emri kabul edip. Kana kana suyunu içti.
-Az daha eziliyordun. Sen hiç sağına soluna bakmaz mısın?
Ne yani? Hem onu öldürücekti hemde şimdi azarlıyor muydu?
-Bakıyorum elbette! Sen fazla hızlıydın!
Diye çıkıştı. Gözlerini mi kaçırdı o? Sesini fazla mı yükselmişti acaba? Napmaya çalışıyordu? Hem ondan bu kadar etkilenmişken hemde azarlıyor muydu şimdi? Hiç ağzının ayarı yoktu kendi kendine kızdı..
-Tamam hadi bişey olmadı. Bir daha ki sefere karşıya geçmeden iyice bakın!
-Hah tabi evet! Sende daha yavaş olursun bir dahaki sefere!
-Ne yani bir daha mı motorumun önüne atlamayı planlıyorsun? Dedi.
Hafiften alaycı bir dille. O dudağının kenarında ki gamze miydi? Oha birde Gamzesi mi vardı? Tanrı bu çocuğu yaratırken çok cömert davranmış doğrusu. Kumsal bunları düşünürken yüzüne uzun baktığını fark etti. Birazda utanarak.
-Hayır öyle demek istemedim. Diyebildi.
Krala arkasını dönerek okula doğru yürümeye başladı..
Adı neydi? Ahh salak Kumsal! İnsan adını öğrenirdi en azından!!
